O fotoğrafı hatırlar mısınız? bana kalırsa anıt niteliğinde
bir fotoğraf 26 Ağustos 1922. Afyon Kocatepe. Saat 11'di. Büyük taarruz şafak
vakti saat beşte başlamıştı, Mustafa Kemal hamleleri adım adım takip ediyor,
sahra telefonuyla emirler yağdırıyordu, bir ara diğer komutanların yanından
ayrıldı, tek başına, uçurum kenarına kayalıklara doğru yürüdü, dürbünle düşman
hattına bakıyordu, dalgın, düşünceliydi, parmaklarını sigara içer gibi
dudaklarına götürdüğü an… Deklanşöre bastı Etem Tem. Yedek subaydı. Mülkiye
mezunuydu. İstanbul'da fotoğrafçılık yapıyordu. Birinci dünya savaşında Kafkas
cephesinde vuruşmuş, Kurtuluş Savaşı başlayınca Anadolu'ya geçmiş, Garp
Cephesi'nde görevlendirilmişti, kuvayi milliye'nin resmi fotoğrafçısıydı, büyük
taarruz'u kare kare görüntülemişti, 10×15 cam negatif çeken Alman malı Reflex ICA
fotoğraf makinesi vardı. Ancak İzmir yangınından sonra sadece o fotoğraf kaldı
aslında mucize gibi bir fotoğraftı anıt gibiydi çünkü anıt. Yaptık da zaten o
fotoğrafın ilk anıtı 1942 yılında dikildi. O simge oldu tüm ülkeme benim tüm
ırkıma belki ardından dünyanın farklı ülkelerinde her kıtasına o anıt dikildi.
Hatırlar mısınız o sözü ‘’Geldikleri gibi giderler’’ bunu unutanınız çok, düşman
donanması boğazda bizle alay eder gibi gezerken , cihan imparatorluğumuzla alay
edilirken söylendi bir söz. En umutsuz günümüz de bile Ali Kemal gibi hainler
‘’Derme çatma bir ordu, dövüşüp duruyorlar zırzoplar, tam istiklal isteriz diye
tutturmuşlar, halbuki ne demiş Arap ‘elhekmü limen galabe’ , galibin dediği
olur işte bu kadar’’ derken o bunu söyleyecek kadar cesurdu Ali Kemal aynı
zamanda Dönemin Padişahı ile birlikte İngiliz Muhripler Cemiyetinin
kurucusuydu. Hatırlamazsınız ama söyleyeyim bizim aklımızda kalmıyor bunlar
bazen birilerinin yüzümüze vurması gerekiyor bazı zatlar der ki Atatürk olmasa
da savaş kazanılırdı –ne yaptı ki sadece oturdu- derler. Size övündüğümüz savaşlarımızdan en
meşhurunu anlatayım. Birinci ve İkinci İnönü Savaşları yaşandı, ardından
Kütahya-Eskişehir Muharebesini kaybettik. Büyük bir moral çöküntüsü başladı.
Mustafa Kemal’in büyük marifetlerinden bir tanesi de çizdiği hedefe giderken o
hedefe giden yol üzerinde bazı aksaklıkların olabileceğini öngörmesi.
Nihayetinde insanlarla uğraşıyorsunuz. İnönü,
harbi kaybetmesinin ardından, çadırında Atatürk’ü görünce “Her şey bitti” demiştir. Bütün ümidini
kaybetmiş. Atatürk ise gülümseyerek “Déjà kazandın” yani, “Şimdiden kazandın” der.
İnönü henüz “Bu adam ne diyor” demeden, yani moralman kaybetmiş olan İnönü’nün düşünmesine
fırsat vermeden Atatürk, “Hemen haritaları açın” demiştir. Zihninde ne yapması gerektiği zaten var.
Bana sorarsanız haritaları açtırması dahi İnönü’ye moral vermek için yapılmış psikolojik bir hamle.
Güya orada İnönü’yle tartışacaklar, orduların durumu ne, nereden taarruz edelim, nerede savunma
yapalım vs. İnönü anlatıyor: “Şu kadar adam kaçtı, şu kadar mühimmat var” vs. Mustafa Kemal araya
girerek, “İsmet, orduyu Sakarya’nın gerisine çek” der. Bu, orduyu yüz kilometre geriye çekmek
demek. İnönü telaşla, “Peki” der, Eskişehir ile Ankara arasındaki alanı işaret ederek, “Buraları ne
yapacağız, milleti burada nasıl bırakacağız?” Bunun üzerine Mustafa Kemal, “İsmet” diyerek sözüne
başlar, “Orduyu çekmediğimizi farz edelim, ne yapacağız? Yapabileceğimiz bir şey yok. Bak İsmet,
sen oraya çekilirken Papulas ne yapacak, seni takip edecek. Yani bizim vatanımızın içine girecek.
Yani, ikmal hatları uzayacak.” Mustafa Kemal Anadolu’da yol olmadığını biliyor. “Halbuki ben” der
Mustafa Kemal, “Memleketimin içine çekiliyorum. Bırak gelsinler. 0nları vatanın harim-i ismetinde
boğacağım.” Yani onları girilmesine asla izin verilmeyecek özel namus alanımızda boğacağım.
Zekice bir kelime oyunuyla İsmet Paşa’nın adı da kullanılarak söylenen bu sözler hem onu onore
etmiş hem de ikna etmiştir. Nihayetinde ordu Sakarya’nın gerisine geri çekilmiştir. Atatürk Papulas’a
Mareşal Kutuzov’un Napolyon’a oynadığı oyunu oynamıştır.
Meclis, Mustafa Kemal’e başkumandanlık yetkisi verirken iki motif dikkat çekiyor: Mustafa
Kemal’i sevenler, ona güvenenler, “bu insan bunu yapabilir,” diyorlardı. Mustafa Kemal’i
sevmeyenler, ondan kurtulmak isteyenler ise, “Şu adam bütün mesuliyeti alsın, başarısız olsun da biz
bunu asalım” derdindeydiler.
Atatürk bütün bunların farkındadır ve “Tamam, bütün mesuliyet benim” der. Bu arada Atatürk’ün
sivil olduğunu da unutmamak gerekir. Golf elbisesine benzer bir kıyafetle gider cepheye. Bu şu
demektir: “Beyler, komutan benim. Üniformam olsa da olmasa da komutan benim.” Herkes de onu
öyle kabul ediyordu zaten. Atatürk, Sakarya’ya geldiğinde muharebe başlar ve Türk birlikleri geri
çekilir. Hatta o kadar geri çekilir ki, kuzey-güney olan cephe, doğu-batı hattına döner. Çünkü
Papulas’ın niyeti cepheyi doğu-batı yapıp Ankara’ya yüklenip Türkleri Karadeniz’e atmak ve
Anadolu’nun geri kalan kesiminin yolunu açmak. Bunu Türk kurmay heyeti de fark etmişti, fakat
yapabilecekleri fazla bir şey yoktu.
Ufak ufak kaybetmekteyiz harbi. Bunun üzerine Mustafa Kemal duruma baktığında olan bitenin şu
olduğunu gördü: Bir birlik şiddetli baskı altında geri çekilirken, onun yanındaki birlik biraz daha az
çekiliyor, onun yanındakiyse daha çok çekiliyor. Dolayısıyla düzensiz bir geri çekilme var.
Normal meydan muharebesi kitaplarında Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar şu görüş hakimdi:
Geri çekilme başladığı zaman bunun bir ricat (geri kaçma) haline dönmemesi için orduyu cephenin
uzunluğuyla mütenasip geri çekmek lazım ki, tekrar bir hat kurabilesin. Hattı müdafaa ediyorsun, hattı
kaybettiysen, yeni bir hat kurman lazım.
Mustafa Kemal böyle bir şeyin şart olmadığını görmüştür ve bunu “Biz hattı değil (yani bir çizgiyi
değil) , vatanı müdafaa ediyoruz. Dolayısıyla her birlik müdafaasını kurabildiği yere kadar çekilsin,
daha fazla gitmesin. Sathı (yani yüzeyi) müdafaa edelim. Bırakalım Yunanlılar aramızda dolaşsın”
diye ifade eder.
Bu şekilde bir meydan muharebesi, her ne kadar Waterloo’ya biraz benzese de, o zamana kadar
yapılmamış bir şey. Papulas şunu bekliyor: “Türk cephesi yarıldı. Şu kadar yerden yarıldı. Biz ne
kadar içeri girdik, demek ki Türk Ordusu şu kadar kilometre geri çekilecek, onu bekleyelim.”
Ama Türk Ordusu geri çekilmiyordu. Papulas’ın asabı bozulmaya başlar, değişik bir oyun
oynandığını fark eder, fakat bunun ne olduğunu anlayamaz. Mustafa Kemal, adamın kafasını karıştırır,
psikolojik bir baskı kurar ve Papulas başarılı hücumlar yaptığı halde bir türlü istediği neticeyi elde
edemez. Çünkü Atatürk buna müsaade etmez.
Papulas başarısız olduğunu düşünmeye başlar. Halbuki ısrar etse kazanacak. Sonunda,
“Sakarya’nın gerisine çekilelim” emrini verir. Birlik kaydırmaya başlar. İşte o meşhur olay bu sırada
cereyan eder. Eylül ayında, harbin bitmesine 5-6 gün kala Mustafa Kemal, kırık kaburgalarıyla
yatağındayken, İsmet Paşa da aynı odada sandalyede uyuklar. Bir binbaşı gelir, istihbarat raporlarını
okur: “Efendim bizim aldığımız raporlar şunlar, birlik hareketleri şöyle, bizim değerlendirmemiz,
Yunanlıların yeni birlikler getirdiği istikametinde ve harbi kaybediyoruz.”
Mustafa Kemal, “Bir dakika Binbaşım” der, “Bir kez daha okur musunuz?” Raporu bir daha okuyan
binbaşıya, Atatürk, “Şimdi İsmet Paşa’yı uyandır ve zaferini tebrik et” emri verir. Binbaşı, çok
şaşırsa da İsmet Paşa’yı uyandırır, zaferini tebrik eder.
Ardından Mustafa Kemal, “Fevzi Paşa Hazretleri nerede?” diye sorunca “Çadırında efendim”
yanıtını alır ve Fevzi Paşa’yı çağırtır. Paşa gelir, “Paşa Hazretleri neredeydiniz?” diye sorar Mustafa
Kemal. Fevzi Paşa, Mustafa Kemal’den rütbeli, fakat Fevzi Paşa’nın da isteğiyle başkomutan
olmuştur Mustafa Kemal. Fevzi Paşa “Çadırımdaydım, Kur’an okuyordum. Her şeyi kaybettik,
Allah’tan sizi bize bağışlamasını niyaz ediyordum” der. Bunun üzerine Mustafa Kemal “Bir dakika,
ortada bir yanlış anlama var” der ve şöyle devam eder: “Binbaşının bize getirdiği istihbarat
raporlarını ben iki defa dinledim, değerlendirmeleri yanlış. Papulas birlik getirmiyor, mevcut
birlikleri kaydırıyor, Yunanlılar geri çekiliyor.”
Fakat çadırdakiler Mustafa Kemal’e inanamaz. “Evet” der Mustafa Kemal, “Gelin anlatayım.”
Mustafa Kemal, zihninde bütün cephenin adeta haritasını çıkartmış durumda. Binbaşı istihbarat
raporlarını okurken Mustafa Kemal’in kafasında bütün cephe şekilleniyordu ve fark ediyordu ki
Yunanlılar çekiliyor. Durumu diğerlerine de izah ediyor, herkes çok memnun...
Sonra Mustafa Kemal, “Yunanlıları burada durdurduk, yarın taarruza kalkacağız” der. İsmet Paşa
ise oturduğu yerden hiddetle kalkarak “Sen delirdin” diye bağırır, “Ne ile taarruz edeceğiz.
Subayların üçte ikisi şehit, ordunun yüzde kırk altısı firar etmiş, ne ile taarruz edeceğiz?”
Mustafa Kemal şöyle cevap verir: “İsmet, hiç mühim değil” işaret parmağını başına koyarak
“Papulas, savaşı burada kaybetti, şimdi üstünlük bizde.”
Ertesi gün Türk taarruzu başlar. Papulas bunu görünce, daha evvel yaptığı yanlış değerlendirmesini
bir adım daha öteye taşıyarak, Türklerin zannettiğinden daha kuvvetli olduğuna inanarak birliklerine
Kütahya-Eskişehir hattına çekilmeleri emrini verir. Nihayetinde Yunan Ordusu, Büyük Taarruz’un
başlayacağı hatta kadar geri çekilir. Bizimkiler olanlara inanamaz. Onlara göre “Bu bir mucize” dir.
Fakat elbette bir mucize söz konusu değildir. Olay, karşındakini ve muhatap olduğun vaziyeti çok iyi
okuyabilmek, harp teorisini çok iyi bilmekle ilgilidir.
Papulas ve Atatürk harbiye okullarında aynı kitapları okudurlar, her ikisi de kurmay subay. Ne
Türklerde ne de Yunanlılarda büyük teorisyenler olmadığından harp teorisini Alman ve Fransız
kitaplarından öğrendiler. Dolayısıyla Mustafa Kemal, Papulas’ın ne okuduğunu, kafasında ne
olduğunu biliyordu. Papulas yetenekli olsa da nihayetinde sıradan bir asker ve çabuk asabı bozulan,
fazla sabrı olmayan bir insan. Üstelik karşısında bir dâhi var. Mustafa Kemal, kendi ordusunun
erlerinin ne yapacağını, ne kadarının kaçacağını, ne kadarının kalacağını biliyordu, hesabını buna
göre yapıyordu.
Oysa ötekiler öyle değil, kahraman Mehmetçik hesabındalar. Sakarya Meydan Muharebesi
kaybedilip de ordunun yüzde kırk altısı firar edince, diğer komutanların psikolojisiyle Mustafa
Kemal’inki aynı değildi. Daha doğrusu bu durum, Atatürk’ün neredeyse umurunda değildi. O bu
durumun hesabını zihninde zaten yapmıştı ve bu yüzden de kaybetmedi, kazandı. Atatürk böyle bir liderdi
Yorumlar

güzel bir yazı helall
YanıtlaSil